2001 yazı. Büyüdüğüm yaz mı desem. Odada yanan zavallı ışık, karşı evin duvarında bir deve dönüştürüyor beni. Görkemli bir geminin geçişini izledim, rüzgarlıydı oldukça, annem çağırıyor, ben bir kaç notanın daha peşinde. Odamdan izlemeye devam ettim. Sonra yattım huzursuz bir uykuya. Yemek kabul etmeyen bünyem, titrek bir sese, o narin ellere esir bünyem o gece o rüyayla kurtardı kendisini. Bir ağustos gecesiydi sanırsam, notalarla duaların, dualarla küfürlerin, küfürle çaresizliğin birleştiği gece. Bir ses “…’yı bulmalısın” diyordu. “Peki ama nerede?” diye çıkamayan sesimle yalvardım. “Bekleyeceksin, ama mutlaka … ile olmalı ne olacaksa.”
Devleştiğim duvarın dibinde bir masa, bana bakıyorlar, …’dan bahsediyorlar.
20 dakika yazamadım buraya.
Her neyse, o içime doğan rengi de o ismi de tanıdım sayılır. Şimdi “ara bir deniz”in seyrine dalmak var mı… Onu göreceğim.
Rüyalara inanırım bir de.